Pazartesi, Haziran 13, 2011

giy dedi tulumları

hallo!

ilk iş günümden hepinize merhaba. bol cappy'li ve bol zero'lu bir günü geride bırakmak. stajın ilk gün tanımı bu olsa gerek. hee, bi de iso 2200, iş güvenliği, çevre denetimi zart zurt eğitimleri. insanların bu kadar tek tip olmalarına hayret ediyorum ayrıca. nevi şahsına münhasır deyimi kaybolalı yüzyıllar mı oldu, nedir? hep aynı terane. "ben her şeyin en iyisini bilirim. siz stajyerlerse getir götür işlerine bakacak bir avuç sefil yaratıktan başka bir şey değilsiniz." yıl olmuş 2011, hala bunu gözleriyle söyleyen insanlar var şu dünyada. scheisse !

bu arada iş teklifi aldım. ama aylık 2500 lira vermedikleri için reddettim. evet, şaka yaptım. bir mühendislik firması cv'mi internette görüp, aramış. lakin halen öğrenci olduğumu atlamışlar. söyleyince büyü bozuldu. hevesin kursakta kalması böyle bir şeymiş. öğrendim. "okucan da nolcak işsiz olcan yeaa" diyerek moralimi bozan tüm insanlara gelsin bu teklif. öhöm.

iş kıyafetleriyle ördeğe benziyorum sanırım bir de. neyse artık gideyim. hatta işçiyim ben işçi kalayım.

auf wiedersehen.

Perşembe, Haziran 09, 2011

finallerin bitmesi ve yazın gelmesi üzerine

ve finaller biter. hatta bu cümlenin sonuna daha fazla nokta konabilir. . . . gibi. finallerin bitimiyle beraber 3. sınıfı geride bırakmış durumdayım. bir yıl daha bu gerizekalı okula nasıl katlanacağım diye düşünmekten kendimi alamıyorum. bu arada 1 tane dersim kaldı, onu da belirteyim.

hava felaket derecede sıcak. bunalıyorum. nefes alamıyorum. ve evet. tatil istiyorum. gayet güzel de tatil planları oluşturmaya başladım. kesinleştikçe anlatırım artık.

bilgisayarım bozuk. zaten sınırlı sayıda yapabildiği aktivitelere tümden yasak getirdi. açılmıyor bile. yolcu yolunda gerek vaio. hoşçakal. bu postu da kardeşimin yeni bilgisayarından giriyorum bu arada. supersonik bir alet. kullanırken haz duyuyorum adeta.

kankeştaynımı çok özlemişim ayrıca. bugün görünce bir daha anladım. iki bira attık, kendimize geldik. loserlığımıza içip ağladık. onun üzerine uzuuun bir post yazmayı düşünüyorum bir ara.

pazartesi gününden itibaren sabah 8- akşam 5 insanına döneceğim. telaşlıyım. oradaki gözlemlerimi de anlatırım zamanı gelince.

neyse bu da böyle skimsonik bir post oldu ama idare edin.

lav yu.

Pazartesi, Mayıs 30, 2011

naber?

naber?
aslında şu saatte ders çalışıyor olmam gerek. ama. ama. ama. dayanamıyorum. biyoteknoloji denen teknoloji türürnün doğmasına neden olan tüm mikroorganizmaları öldürmek istiyorum. sabaha kadar baştan sona çalışmam gereken 2 kitapla bakışmaktan yoruldum. okunacak milyonlarca
sayfa, milyarlarca cümle ve trilyonlarca kelime var. gerginim. sinirliyim. henüz final haftasına yeni girmişken yani daha ilk final öncesi bu psikolojiye büründüğüm için korkuyor, önümdeki 2 haftalık süre için endişe duyuyorum. bu kadar ağır yükü kaldıramamaktan korkuyorum. finaller geldiğinde mi ben böyle olurum? yoksa böyle olduğumda mı finaller gelir bana? ayrıca bunun finallerle ne ilgisi var? of. çok sıkıldım. oooow çekilin yoldan vahşi batıdan geliyorlar. amerikanlar eskidi bunlar turkish kovboylar.
uçtumzi.

Cumartesi, Mayıs 28, 2011

nasıl delirdim?



çapsız insanları rektör, dekan, bölüm başkanı vs. yapmalarından nefret ediyorum. nadide üniversitemin rektörü biraz önce tv'deydi. henüz 2 aylık rektör olduğundan mütevellit yapcaklarından bahsetti bol bol. tamam buraya kadar normal. herkes gibi. programın sonunda sunucu kadın "sizin çocuğunuz üniversitenizde okuyacak olsa hangi bölümde okumasını istersiniz?" gibisinden bir soru sordu. bizim kamil'in cevabı " tabi ki tıp fakültesi. ben diğer fakülteleri ikinci planda görüyorum" bu ne ya? bu nasıl bir rezillik? böyle bir rektörden insan ne bekleyebilir? bu insana oy veren akla peki ne diyeyim? sonra bu oy veren diğer fakültelerin hocaları başlıyorlar "vay efendim, döner sermayeden en büyük payı tıp fakültesi alıyor". e bu mantıkta bir rektöre sahipsen başka ne bekleyebilirsin ki? adam açıkca "eğer bu okulda adam yerine koyulmak istiyorsanız yemekhaneye bile önlüğü ve stetoskopuyla gelen tıp öğrencilerinden olmanız gerek" diyor. hepiniz iğrençsiniz.

Perşembe, Mayıs 26, 2011

çoğunluk

sonunda şeytanın bacağını kırıp çoğunluk'u izleyebildim birkaç saat önce. beğendim mi? evet. 10 üzerinden 7 verebilirim hatta. çoğunluk bir durum filmi. ve yorucu bir film her şeyden önce.


hepimizin az buçuk tanıdığı insanlar mertkan ve ailesi. içinde oldukça kopuk ancak dışarıdan bakıldığında normal bi aile. mertkan her yerde karşılaşabileceğimiz tiplerden. arkadaşlarımızdan, akrabalarımızdan biri belki de. içine kapanık, sürekli üfleyip püfleyen, heyecansız, duygusuz, ailesinin ona sunduğu hayatı koşulsuz kabul edip yaşayan biri. baba da öyle. kendi babasının ona öğrettiğinden ne 1 gram fazla, ne 1 gram eksik. abi desen o da evinden, babasından kurtulmak için evlenmiş ancak bu kez kendi evinde babası gibi olmuş biri. anne ise farkında yaşadıkları kopukluğun. ama yapabileceği bir şey yok. nasıl böyle duygusuz evlatlar yetiştirebildiğini düşünmekten başka. ve bu aile hepimizin iyi bildiği gibi günümüz koşullarında normale yakın bir aile.





film ailenin karakterlerini oldukça iyi işliyor. insan gerçekten varlıklarına inanıyor kendilerinin. ancak "gül" karakteri ise fazla gerzek açıkça söylemek gerekirse. marmara'da sosyoloji okuyup en büyük hayali yakışıklı bir erkekler evlenmek olan kız tipi nedir ya?




nihal koldaş, anne rolüyle siyad 43. türk sineması ödüllerinde en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü almış ama bir ödül de ben vermek istiyorum kendisine. 1. ördeklere ne oldu türk sineması, en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü. tebrikler, tebrikler ve tebrikler kendisine.

ayrıca siyad ödüllerinde en iyi film ödülünü de çoğunluk almış. ancak bana kalırsa bir kosmos değil.

Çarşamba, Mayıs 25, 2011

Salı, Mayıs 24, 2011

sultan

eski türk filmlerini izlemeyi öyle çok seviyorum ki daha önce bu konu hakkında bir şeyler yazmamış olmama şaşırıyorum. şimdi trt'de sultan'ı görünce aklıma geldi.



öyle güzel öyle şahane filmler var ki birinin adını söylesen öteki darılır. birine yüzünü çevirsen öbürü alınır. düttürü dünya, züğürt ağa, kurbağalar, derman, ah nerede, hababam sınıfı, kadının adı yok, susuz yaz, yılanların öcü, teyzem, dila hatun, canım kardeşim, oh olsun, süt kardeşler, bizim aile, gülen gözler, aile şerefi, açlık, öğretmen, turist ömer, tosun paşa, kibar feyzo, baraj, kapıcılar kralı, selvi boylum al yazmalım, neşeli günler, berdel, yavrularım, sürü, mavi boncuk, şekerpare, asiye nasıl kurtulur, iffet benim en sevdiklerim. ya da ilk etapta aklıma gelenler diyelim. bu sözünü ettiklerim zaten herkesin izledikleridir muhtemelen ama bunlar dışında bugüne kadar pek öne çıkmamış öyle güzel filmler var ki şaşılası bir durum. o nedenle denk geldiğim vakit hangi film olursa olsun oturup bayıla bayıla izliyorum. olmazsa internetten bulup bir şekilde izlemeye çalışıyorum eksik kalmış filmleri. bu nedenle artık sık sık eski türk filmleri konulu postlar okuyacaksınız benden.

hazır konu sultan'dan açılmışken ve bendeniz taze taze seyretmişken ondan başlayalım.
1978 yapımı bir kartal tibet filmi sultan. senaryosu önünde saygıyla eğildiğim yavuz turgul'a ait. türkan şoray, bulut aras, şener şen, adile naşit, erdal özyağcılar, güzin özyağcılar, ilyas salman, ihsan yüce oyuncular arasında. konusunu pek derin anlatmaya gerek dahi duymuyorum. zira bilmeyen yoktur. ancak izlerken benim yine takıldığım nokta aynıydı. dört çocuk anası bir kadın , hayatını tam anlamıyla çocuklarına adamış geçim sıkıntısıyla boğuşurken bir adamın ilgisiyle kadınlığını, kadın olduğunu hatırlıyor. sultan'ın o hafif mahçup genç kız halleri, aynanın karşısına geçip kendini seyretmesi o kadar doğal ki. o kocaman gözleriyle inandırıyor kendine. insanın canı gidiyor derler ya. aynen öyle oluyor bana her seferinde. cahit berkay imzalı müzikler de girince devreye insan iyice kendini filmin içinde buluyor. izlemekten başka bir şey yapamıyor.
ve akılda kalan :
- annneee, gözüme sabun kaçtı yeaa
- iyidir sabun kaçması. göze parlaklık verir.