Perşembe, Nisan 25, 2013

vay bana, vaylar bana!

Meraba;

Diş ağrısının ne kadar beter, ne kadar iğrenç bi'şey olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum ama hakikaten öyle. Son 3 günümü perişan etti bu ağrı. 

Genel olarak dişlerine iyi bakan bi tipimdir. Diş teli kullandığım dönemlerde edindiğim diş sağlığı bilgisini bugün halen kullanıyorum, hiçbir ağrım sızım olmasa bile rutin kontrollere gidiyorum vesaire. Son olarak da şubat tatilinde ufak bir sızı hissedip hemen doktora koşmuştum. 20'lik dişlerimin üçünün aynı anda geldiğini ama problem olmadığını sadece bazen ağrılar yapabileceğini falan söylemişti. 

Ama gelin görün ki pazartesi akşamı beni bir diş ağrısı esir aldı. Öyle bir ağrı ki kafamı duvarlara vurmama ramak kalmıştı. İşin garibi bu dev ağrı periyodik olarak 2 saatte bir geldi 15 dk civarında sürdü, hafifledi. Bir nevi doğum sancısı olayı. O gece 2'şer saatlik uykularla geçti. Sabah uyandığımda hafif bir sızı vardı sadece ve gün boyu da öyle devam etti. Ben de "20'likler işte yea" falan diyip rahatlattım kendimi. Ancak o sabahın gecesi her şey daha beter oldu. Daha fazla dayanamayıp diş hastanesinin acil servisine gittim. Nöbetçi doktor bi ağrı kesici, bi de antibiyotik yazdı. Geçirir mi sancımı, dedim. Halleder,dedi. Düzenli olarak kullandığım bir ilaçtan bahsettim hani kötü etkileşim olmasın manasında. "Olmaz heralde yea" çekti. Bu cevaplardan tatmin olmasam da bi nöbetçi eczane bulduk. Lakin ki nöbetçi eczanede ilaç yok. Reçete dışında bildiğim diş ağrısında kullanılan şeyleri soruyorum, onlar da yok. Eczacı adam bana "majezik iç, majezik" diyor. Ölür müsün? Öldürür müsün?

O gece ilaçsız ve sinirli bi halde eve dönüp diş ağrımla başbaşa kaldım. Saatlerce ağladım acıdan. Gözümü kırpmadım, sabah olsun diye dua ettim bütün gece. Sabah da ilk iş yakınlarda bir diş hekimi buldum. Çok da şirin bi kadın çıktı. Daha farklı ilaçlar verdi. Ancak tam klinikten çıkacakken öldürücü cümleyi kurdu: "Yalnız bu ilaçlar 24 saat sonra etkisini gösterir" yani aynı ağrıyla bir gece daha geçirmek durumunda kaldım. 

Kendimi gece için ağrıya hazırlarken annemi arayıp duygu sömürüsü yapmak istedim. Normal olarak ilaç içtin mi, doktora gittin mi vs sorular sordu. "Üff, tabi gittim yaa, ölüyorum ben burda" diye triplere girdim. Verecek tavsiyesi kalmayan kadın anam "dişini sıcak tut, üşümüştür" demesin mi? Bende şalterler attı. "karın ağrısı mı, bel ağrısı mı bu, ne alaka, üf alllaam yaa" diye atarlandım kendisine. Tabi kendisi de geri durmayıp "annecim napayım, gelip ben mi çekeyim dişini" diyerek lafı koydu. Karşılıklık tripleştikten sonra telefonu kapattık. Ama umut fakirin ekmeği işte. Acaba gerçekten sıcak mı tutmak gerek diyerek, küçük bir google araştırması yaptım. Meğer soğuk kompres uygulamak acıyı hafifletirmiş. Bu sayede dün gece bi dört saat kadar kesintisiz uyudum ki günlerdir kesintisiz olarak uyuduğum en uzun süre oldu. 

Şimdi hafif bir sızıyla yazıyorum bu postu. Rahatladım sayılır. 

Hepinize neşeli günler, sağlıklı gülüşler .

Pazar, Mart 31, 2013

All work and no play makes jack a dull boy

Hava o kadar güzel ki yapacak bir şey bulmakta zorlanıyorum. Dışarı çıksam her yer mahşer yeri gibi kalabalık ve terli, evde kalıp film izlesem sıkıcı ve kasvetli. ARAFTAYIM. - sonunda bu kelimeyi bir blog yazımda geçirdiğim için mutluyum- 

Aklıma gelmişken;

İnsanların sorumluluklarından kaçmalarını anlayamıyorum. Sinir oluyorum, deliriyorum. Tamam ben de çalışmayı çok seven, hiçbir şeyden üşenmeyen ya da çok mükemmeliyetçi vs. biri değilim. Aksine sülalesi rahatgillerdenim. Ama en azından sorumluluk sahibi olduğuma inanıyorum. 
Bir işin yapılması gerekiyorsa yaparsın. İsteyerek veya istemeyerek ... Eğer bir topluluğun üyesi isen en azından üzerine düşeni yapman gerekir. Bunu anlamak güç olmasa gerek. İşten kaçmak ya da yapman gerekeni başkasının üzerine yıkmak seni akıllı ya da kurnaz yapmaz. Sorumsuz yapar. Ve bu tip insanlar sdfghjklşixcvbnmöç...

Bu konuda daha çok şey söylemek isterdim ama o maruz kaldığım saçma "bana ne yeaeae" tavırları  gözümün önünde belirdikçe daha çok sinirleniyorum. Bu güneşli ve sıcak gün bu kadar siniri hak etmiyor.  


Cumartesi, Mart 23, 2013

Cilalı İbo

Meraba, 

Bir önceki postta bahsettiğim durumdan kurtulmaya başladığımız şu günlerde nasıl bi rahatlama geldi anlatamam. Yeni bir koltuğun sağ köşesine konuşlanıp yazdığım bu satırlar derin ve içten bir mutluluk içeriyor. İhih ^^ Böyle sanki yıllardır evsizmişim de şimdi evim olmuş gibi. Burayı adeta sıcak bir yuvaya dönüştüreceğiz.

Stres dolu günlerden sonra gelen rahatlamayı kutlamak amacıyla napsaz ki ya? diye düşünürken Hayko Cepkin konserini görüp ani bir gaza gelme sonucu kendimizi konser mekanında bulduk. Çok öncelerden beri "tüm şarkılarını bilirim, çok deli hayranıyım" gibi bir durum olmasa dahi oldum olası saygı duyarım Mr. Cepkin'e. Ancak bu seviyeli ilişkimiz kendisinin son albümüyle beraber oldukça laçkalaşmış, samimi bi hale dönüşmüştü. Hasılı karşımıza çıkınca da kaçırmadık. Gittik, gördük, dinledik, eğlendik, beğendik, döndük.  

Haydi görüşürüz. 



Not: Bu post yılışık, pis bir sevgi kokuyo yea :(

Salı, Mart 19, 2013

Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı?

Merhaba,

Öyle bir zamanlar yaşıyorum ki ne nasıl olacak, neyi nasıl yapmalıyım hiç bilmiyorum. 

İstanbul'a taşınırken ev konusunda adeta dört ayak üstüne düşmüş kurulu bir düzene hooop diye tepeden inivermiştim. Her şey çogzeldi. Vapurlar da dahil.

Ta ki geçen haftaya dek...

Çıkan bir kavga sonucu her şey değişti. Ben gelmeden çok önceleri başlayan ve bu zamana dek devam eden hatta zamanla benimde taraf olarak pasifçe katıldığım ev sakinleri arasındaki soğuk savaş geçen hafta yerini çatışmaya bıraktı. Kılıçlar çekildi, gardlar alındı. Tüm düzen alt üst oldu. Hatta gelinen noktada oturacak koltuğumuz -ki koltuklardan biri benim yatağımdı, işin en acı tarafı da bu- bile kalmadı. 3 kişi başka bi ev bakmaya niyet ettik. Gelecek sene kimsenin nerede, hangi koşullarda yaşayacağı belli olmadığından 3 aylık bi süre için o kadar masrafa değer mi diye düşünürken bulduk kendimizi. Bu saatten sonra hiçbir şey olmamış gibi aynı evde nasıl yaşanır, o da başka bir konu. Çözüm düşünmekten, senaryolar üretmekten kafa yarı çaplarımız büyümüş olabilir. 

Hasılı her şey çok muallak, her şey çok salakça. 

İŞTE O GÖRÜNTÜLER !!!!!11!!1birbirbir



Perşembe, Şubat 21, 2013

"sen ne güzel güldün, solmuyordun. 
hem çok seviyordun hem beni yormuyordun." 

mümkün mü böylesi?

Pazar, Şubat 10, 2013

gece

Geceyi severim. En az yolculukları sevdiğim kadar. Gece yolculuklarını ise ne kadar sevdiğimi söylememe gerek bile yok sanırım. Neyse konumuz yolculuk değil, gece. İnsan kendini gece bulur. Olmak istediği kişi olur. Gevşer, rahatlar. Sessiz bi gecenin verdiği huzuru, dinlendiriciliği başka hiçbir yerde bulamaz insan. 

Gündüz, ilerleme gibi görünen tekdüze bir süreçtir. Sabahın parlak ışıkları akşam karanlığına dönüşürken, bize bir gelişme olduğu hissini verir - belli bir yönde ilerliyormuşuz gibi bir duygu. Zamanın yapay göreceliği üzerinde nadiren durup düşünürüz. Her allahın günü, aydınlığın karanlığa doğru   akışı bizi önüne katıp koşturur. Ama gün boyunca, ister sabah saat on, ister öğleden sonra üç olsun, hepimiz, gündelik düzenin, düzen güçlerinin köleleriyiz. Bizi ayakta tutan, zamanın geçmesi ve gecenin sunduğu kurtuluş umududur. Çünkü, sonunda gece olacağını ve (gündüzle kıyaslarsak) dilediğimiz gibi davranma fırsatına kavuşacağımızı biliriz. 
Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız. 
Her şeyden arınmış çıplak vücut geceye aittir. Vücutlar gece birbirine değer, bir araya gelir. Gün boyunca üniversitelerde bilimsel inceleme konusu olarak ele alınan, akşamüzeri dost toplantılarında sohbet konusu edilen şeyler, sonunda gecenin karanlığı içinde, gizlice yaşanır. Çıplaklık geceye özgüdür, gündüze değil. 
Geceleri aşık olur, birbirimize aşkımızı geceleri ilan ederiz. Gündüzler bizi mantığımızı kullanmaya, kendi hapishanemize kapanmaya zorlar. Gün boyunca baskı güçleri, aşkın özgürlüğüne karşı karşı savaşır. Ama geceler bizi yeniden aşık eder, bize "seni seviyorum" dedirtir. Gündüzleri söylenen "seni seviyorum"lar geceye gönderme yapar.

Öyle güzeldir gece. Böyle güzeldir gece. 

"Yaşamın anlamı gece duyumsanır ve sorgulanır. Yaşam, gecenin konusudur." Burası da benim her gece yaşam alanım.

Çarşamba, Şubat 06, 2013

Nasıl anlatsam, nerden başlasam?

O kadar zaman oldu ki yazmayalı.

Ne yazmam gerek onu da bilmiyorum ya. Her gece ayaktayım, O kadar çok tek başıma vakit geçiriyorum ki aslında her şey blog yazmak için müsait. Ama ben ne zaman açsam şu boş sayfayı hep kilitlenip kalıyorum. Yazmak istiyorum, yazamıyorum. Bazen, en çok konuşmak istediğin anlarda konuşmayı bırak iki kelimeyi bile bir araya getiremezsin ya hani işte öyle bir şey! 

İtiraf etmek gerekirse bilinç olarak hayatımı sürdürmeye başladığımdan beri kontrollü bi tip oldum. Düşüncelerim, hareketlerim, hisselerim hepsi kontrolüm altında oldu hep. Sınırlarımın dışına çıkmalarına izin vermedim, veremedim.Ama çok yoruldum. Düşünmekten yorulur mu bi insan? Ben yoruldum. Düşünmemek için ne yapacağımı şaşırdığım, kendimi nerelere vuracağımı bilemediğim o kadar çok gün oldu ki. Ama artık yeni bi'şey öğrendim. Oluruna bırakmak. İşe de yarıyor gibi. En azından günü kurtarıyor. Anlık kararlarla ne istersem onu yapıyorum. Geçmişi veya geleceği sorgulamadan, umursamadan. Çok kolay oluyor. Pişman olsam bile uzun sürmüyor. Çünkü oluruna bırakma işine girdiğimden beri kendime karşı da daha toleranslı olmayı öğrendim sanırım. Eğer dedikleri gibi hayat acaba ihtimalinin verdiği heyecanla, yine mi hissinin verdiği hayal kırıklığı arasında yaşanan gelgitten ibaretse kontrol fazla da bi'şeyi değiştirmeyecekti zaten. Ne kadar böyle sürer, nereye kadar gider bilmiyorum. Duvara toslayana kadar galiba. Olsun. OLSUN.